Posts Tagged ‘Sarah Polley’

Film hakkında ne yazsam bilmiyorum. Oyunculuk, görsellik, hikaye, müzikler, efektler, kurgu, bakımından çok güzel bir film. Evet film güzel olmasına güzel ama içimi gıcıklayan bir şey var. O da filmin konusunun biraz dağınık olması. Senarist, yönetmen belki yazarken kendi fikri olduğu için toparlamış konuyu aklında ancak izleyici konuyu toparlamakta zorlanıyor. Belki de filmin tek eksisi bu.

Film Nemo’nun başından geçenleri anlatıyor. Nemo birden gözlerini açtığında kendini 2092 yılında son ölümlü insan olarak bulur. Bu arada onun neden son ölümlü olduğunu anlamış değilim, teknoloji onun ömrünü uzatamıyor mu? Neyse Nemo 118 yaşındadır ve geçmişe dair şeyleri sağlıklı biçimde hatırlayamamaktadır. Ancak onun sön ölümlü insan olması bütün gözlerin üzerinde olmasına sebeptir. Bu yüzden herkes onunla röportaj yapmak ister ancak doktorlar yanına kimseyi almamaktadır.

Sonunda yanına biri girer ve olanı biteni anlatmaya başlar. Ancak bir anlattığı diğerini tutmamaktadır. Farklı durumlardan farklı sonuçlar çıkartır. Küçük bir çocukken babasının evi terk etmesinden tutun, aşık olmasına, annesinin yeni biriyle evlenmesine varıncaya kadar alternatif hayatlar anlatır.

Paralel hayatlar, paralel evren, alternatif yaşamlar, seçimler, sicim teorisi, alternatif zaman, kurgu, geçmiş, gelecek, hayal, gerçek, tesadüf, doğru, yanlış aklınıza gelecek ne kurgu öğesi varsa değinilmiş filmde. Alternatif bir çekim tekniği filmi izlenebilir kılmış. Filmde eleştirilen noktalardan biri ise 15 yaşındaki Nemo ile Anna’nın arasında geçenler sevişme sahneleriydi. Gereksiz yere uzatılmış mı bilmem ama aslında bütün bu kurgunun Nemo’nun yazdığı bir hikaye olduğu anlaşılıyordu. Çocuk aslında alternatif dünyalar belirtmiş burada aşık olduğu kız ile bir şeyler yaşamaya başlamıştır.

Burada aslında bunların bir hikaye olduğu daktilonun takılması ile birlikte karakterlerin konuşmalarında teklemesinden kaynaklanıyor. Aynı şekilde alternatif gelecek o dönemde ki bir çocuğun kurgulayabileceği gibi, o dönemin bilim kurgularından esinlenmiş. Jetgiller vari bir uzay çağı filmde karşımıza çıkan. Burada aslında araya sıkılan sevişme sahneleri biraz fazla mı diye düşününce aynaya bakıyorum biraz ve es geçiyorum.

Film yaklaşık iki buçuk saat sürüyor. Otuz yaşlarındaki Nemo arada çıkıp bize paralel evren, var olma hakkında betimlemelerde bulunuyor. Bu da filme belgesel özelliği vermiş. Filmin süresi boyunca karşınıza ne çıkacağını kestiremiyorsunuz. İzleyici üzerinde filmdeki bu hakimiyetsizlik ise sıkıntıya sebebiyet veriyor. Sonunda ne olacağını kestirememek finalin ne zaman geleceği kestiremediğinden izleyiciye sıkıcı anlar yaşatıyor. Evet aslında yaşlı Nemo’nuun ölmesi ile filmin sonunu geleceğini biliyoruz ancak Nemo’nun ölmeye hiç niyeti yok.

Jared Leto çok başarılı bir oyunculuk çıkarmış. 118 yalını da 30 yaşını da kendisi oynamış. Performansı göz doldurucu. Tabi diğer karakterler için de aynısını diyebilirim.Film ilginç kurgusu, teorileri, anlatımı, görsellik ve geçişleri, mükemmel müzikleri ile kesinlikle izlenmesi gerekenler arasında. Ancak sabırlı olmak lazım…

Senaryo, Yönetmen: Jaco Van Dormael

Oyuncular:


Jared Leto
Nemo Nobody adult / Nemo Nobody aged 118

Sarah Polley
Elise

Diane Kruger
Anna / Anna #2

Linh Dan Pham
Jean (as Linh-Dan Pham)

Rhys Ifans
Nemo’s Father

Natasha Little
Nemo’s Mother

Toby Regbo
Nemo age 16

Juno Temple
Anna age 15

Linkler:

http://www.mrnobody-lefilm.com/

http://www.imdb.com/title/tt0485947/

film hakkında çok pis anlatımlar / yorumlar içerir izlemeyen okumasın…

Aylardır bu filmin gelmesini bekliyordum. İlk fragmanı izledikten sonra içime dolan bilinçsizlik “işte adam gibi şaşırtıcı bir bilim kurgu geliyor”düşüncesiydi. Tabi geçtiğimiz cuma film vizyona girdi ve ben de filmi İzleme fırsatı buldum. İşin içine genetik ve DNA’larla oynama girince tabi ortaya çıkacak yeni tür insanı heyecanlandırıyor. Tabi filme de bu beklentilerle başlıyorsunuz.

Yeni bir organizma oluşturmak eskilerden beri insanın hayallerini süslemiştir. Tabi bu birazda Tanrıcılık oynamakla ilgili, o doğayı tatmakla. İnsan yaratma olgusu Frankenstein’den beri yapıştı durdu. O zaman parçaları birleştirerek yapıyorduk, şimdi ise gelişen teknoloji ile birlikte DNA’lara yoğunlaşarak bunu yapıyoruz. Splice’de bu tanrıcılık olayına soyunmuş, DNA’ları birleştirerek yeni bir tür oluşturma işine girmiş.

Tamam yani bir tür yaratıyorsun ama bir de bu boyutun ahlaki kısmı var. Yapılanlar etik mi değil mi? Her canlının kendine özgü bir doğası varsa, bu yani tür canlı nasıl bir doğaya sahip olacak. Hele işin içine insan girince birde ruh denen bir şeyin varlığından bahsediliyor. Bu yeni yaratık bu işi nasıl halledecek o da ayrı bir konu…

Şimdi bu konulara neden girdim sorusu olabilir. En basit yaratma filminde bile bu soruların cevapları aranır. Ancak ben bu filmde bunların arandığını görmedim. Yeni türü yaratan bilim adamları bile ne yaptıklarının farkında değil. Olaylar birden oldu bittiye geliyor. Önce kahramanlarımızın, DNA’ları birleştirerek, yeni bir tür oluşturmalarını görüyoruz. Amaçları bu yaratıklardan protein takviyesi alıp bazı hastalıkları, iyileştirmek. Tabi iki bilim insanımız yeni bir canlı yaratınca, bunu neden insan DNA’ları ile birleştirmiyoruzun derdine düşerler. Çeşitli karışımlarla yeni DNA sarmalını bulmaya çalışırlar. Ancak bu yapılanlar, eski filmlerde gördüğümüz gibi, dumanlı, renkli sıvıları birbirine dökerek olmaz. Gayet bilgisayar ortamında yapılan işlerdir. Tabi izleyici olarak biz ne yapıyor bunlar demekten kendimizi alıkoyamayız.

İnsan DNA’sı ile reaksiyona girecek bir karışım elde ettiklerinde, bunu hayata geçirirler ve yeni türü ortaya çıkarırlar. İşte yeni türün ortaya çıkması, küçüklüğü, bilinçsizlik içerisindeki halleri yani filmin yarıya kadarki bölümü, çok fena işlemiyor. Merak içerisinde izliyorsunuz. Tam ikinci yarı başlıyor olaylar, bu yeni yaratık hakkında bilgiler edineceğim diyorsunuz, filmin akışı bir anda değişiyor… Film kafamızdaki soru işaretlerini yanıtlamaktansa daha fazla soru işareti ile çıkıyor karşımıza. Bu durumda bu yeni yaşam formunu izleyici ile birlikte gören oyuncular da aynı bilinçsizlik içerisinde… Yetersiz diyaloglar ve anlatımlar, filmin nereye çekilmesi gerektiği konusunda, ya da ne olduğu konusunda izleyiciye bilgi vermiyor. Büyük bir boşluk içerisinde filmi izlemek zorunda kalıyorsunuz…

Yeni tür tamamen bilinçsizlik. Hangi türlerin karışımı sanıyorum ki, karıştıran arkadaşlar da bilmiyor. Ortaya çıkan ise, İnsan, kanguru, kuş, kertenkele karışımı bir yaratık. yaratığa Dren adı veriliyor. Yalnız bir farklılık var Dren çok çabuk büyüyor. Bir gün iki bilim insanımızı sevişirken gören Dren’in hormonları da ayaklanıyor. Eh görebildiği tek erkekte bilim insanlarımızdan biri olan, Clive olduğu için kancayı ona atıyor. Bu arada diğer, bilim insanı olan hatun kişimiz Elsa annesi ile yaşadığı problemleri, daha sonra kendi DNAsı ile harmanladığı Dren’in annesi olunca, kızı ile yaşamaya başlamıştır.

Hormonları ateşlenen Dren, Clive yanaşıyor. Bu arada Clive’in de Dren’e karşı bir şey hissettiği verilmiş filmde ama amaç olarak ne pek bir bilinçsiziz. Velhasıl, Dren ve Clive birlikte oluyorlar ve Elsa’da bunları basıyor. Clive, Elsa’nın ardından koşuyor gidiyor ve konuşmalarında onu öldürmeleri gerektiğini düşünüyorlar ve Dren’in yanına gidiyorlar. Aramalar sonucunda Dreni, hareketsiz buluyorlar. Tabi başında uykusuz saatler geçirdikten sonra Dren öldü diye onu gömüyorlar.

Burada aklıma takılan bir konu ise Dren’in tüm eşyalarını yakarken, neden cesedini yakmadıkları. Bu arada belirtmedim, Dren projesini, bilim insanlarımız gizli kapaklı yapıyorlar. Şirket görevlisi kaldıkları çiftliğe gelince ve görmek isteyince bu yeni türü öldüğünü söylüyorlar derken bir gürültü kopuyor adamı bir şey kapıp gidiyor. Clive’in kardeşini de kapınca bu yaratık. Clive’in peşine düşüyor. Sonra görüyoruz ki Dren cinsiyet değiştirmiş erkek olmuş. (Belirtmediğim bir hususta ilk yaratılan canlıların hem erkek hem dişi olması. Gösteri esnasında dişi erkek oluyor ve iki cins birbirini öldürüyor.) Bu arada anlıyoruz ki yeni Dren erkekleri sevmiyor. Clive’in de işini kısmen bitirdikten sonra, Elsa’nın peşinden gidiyor. Tabi maksat çiftleşmek. yeni Dren, Elsa’ya bir güzel tecavüz ediyor, tam zevkin zirvesinde, Clive bir kazık saplıyor ona ama ölmüyor… Onu en son öldüren Elsa oluyor. Bu arada neden cinsiyet değiştiriyorlar onu da anlamış değiliz. Diğer cinsle ilişkiye girince DNA’lar mı baskın çıkıyor?

Filmin bilimsel olarak dayanakları yok. Kesinlikle bilimden uzak durulmuş. Basit biyolojik bilgisi ile senarist filmi kaleme almış Bu sebepten dolayı senaryoda çok açıklar var. Ne bir sorgulama, ne bir yerme filmde hiç bir şey yok. bu sebepten dolayı film havada kalıyor. Film çıkışında soru işaretleri akınına uğruyor beyniniz. Yönetmen bunu yapmak istemişse eğer, başarmış ancak, şunu da bilmeli ki kurgu hiç tatmin edici olmamış. Ana hikayeden çok alt hikayeler var ama onlarda birleştirilememiş. Yani güzelim konu havada kalmış. Bu hava kalma da samimiyetsiz imajı vermiş filme. Eskiden bilim kurgu izlediğimizde yeni bir şeyler öğrenirdik. En azından yeni bir tür bile olsa ne olabileceği fikri bize verilirdi, bu filmde yok. Filmin amacı ana fikri ise belirsiz. Belirli olan şu ki Elsa’nın hamile kalması ve filmin devamının olacağı…

Yönetmen: Vincenzo Natali

Senaryo:

Vincenzo Natali
Antoinette Terry Bryant
Doug Taylor

Oyuncular:

Adrien Brody Clive Nicoli
Sarah Polley Elsa Kast
Delphine Chanéac Dren
Brandon McGibbon Gavin Nicoli
Simona Maicanescu Joan Chorot
David Hewlett William Barlow
Abigail Chu Çocuk Dren

Linkler:

http://www.splicethefilm.com/

http://www.imdb.com/title/tt1017460/

Related Posts with Thumbnails

* İlerleyen günlerde bu blogta... *

Colombiana
Paranormal Activity 3
Chanranhan Yusan
La piel que habito
Real Steel
L'autre monde
Karadedeler Olayı
Damage
Ranpo jigoku
Paranmanjang
Endhiran
Elena Undone
Dorothy Mills
RA. One
Somos lo que hay

kda@kisiseldepresyonanlari.com
  • Snuff / Ölüm Pornosu – Chuck Palahniuk 07 Şubat 2012
        Ülkemizde, çevirmeni Funda Uncu’ya açılan dava ile oldukça gündeme gelen Ölüm Pornosu’nun 10. baskısını bende okudum. Reklamın iyisi kötüsü olmaz demişler, ahlak bekçiliğine soyunan bir takım kişiler bu şekilde kitabın reklamını da yapmış oldular. Normal şartlarda kitabı sadece Chuck Palahniuk’u tanıyanlar alacaksa şimdi daha büyük bir kesime erişti o da […]
  • Pazartesi Sendromu Kuşağı 06 Şubat 2012
    Tweet […]
  • Ah bu yangın beni öldürüyor yavaş yavaş… 05 Şubat 2012
    Midemdeki yangın… Yavaş yavaş bağırsaklarımdan gürültüyle süzülen… Son zamanların en şiddetlisi… İçime kaçan canavarın garip sesleri… Içimde yaşayan… Sürekli bastırdığım… Yaşamasını psikolojik bir sorun olarak gördüğüm. Şimdi ise büyüyen… Yüzüme yansımış bir ejderha gülümsemesi. Iyiyi oynamak doğal bir yetenek. Her insan iyi doğar, sonra kötü olur. En büyük […]
  • Nasıl bir paranoyak olduk biz? 31 Ocak 2012
      Deprem olur Amerika yapar, güneş patlamaları olur nükleer testlerdendir. Sıçıyoruz, neden acaba?   Tweet […]
  • Pazartesi Sendromu Kuşağı 30 Ocak 2012
    Gün boyunca bu şarkı dilimdeydi ve ben bu şarkıyı İstanbul ve İstanbul yönetimine armağan ediyorum. “Karlar düşer, düşer düşer ağlarım / Hep ismini, hep ismini anarım…” Hangi anlamda isimini andığımı söylemeyeceğim kişiye özel olsun… Tweet […]

sevgili devletimizin (ki hükümetle orantılıdır) google ile alıp vermediğini çözebilmiş değilim... tabi sürekli google servislerini kulanlığım içinde ben de bu bloklamalardan nasibimi alıyorum.
Gördüğünüz üzre resimler gözükmemekte sitede. bunun sebebi yine google ait engellenip duran ip'ler arasında picassa'nında bulunması... Temennim resimlerin geri gelip bu yasakların kalkması yönünde. Ancak sanıyorum bir süre resimler gelecek gidecek...

bu blogta yazmış olduğum tüm girdiler aksini belirtmemişsem bana aittir. izinsiz kullanılmaması, kullanıldığı takdirse ise link verilmesi rica olunur. ee ben kullanırım sana ne deyip yukarıda yazdığım cümleye aykırı davranan olursa, ona kafa göz Allah ne verdiyse girerim... he bide baktıkları yerde mahkeme duvarı görürler... blogun film blogu olması sabebi ile yayınlanan görsel materyaller tanıtım amaçlıdır ve yayın hakları yapımcı şirkete aittir...

hatırladığım kadarı ile film ve kültür sanat bloglarını sıralamaya çalıştım... eğer yoksanız listede bir mail atıverin ekleyeyim...
Beneath the ground /
içten Chan /
korEsintisi /
Lafea /
Megami Sama's Blog /
Ninja'nın Kung Fu ile İmtihanı /
Rendered Beauty /
SinemAsia /
SinemayaDair /
Uzak Sinema /
Yasak Film /