Posts Tagged ‘Fahriye Evcen’

Hazır son dönem Fenerbahçe geyikleri ortalıkta dönerken bende bir Fenerbahçe içerikli bir film yayınlayayım dedim. Öncelikle belirtmek gerekir ki Fenerbahçeli olmayanların sevmeyeceği bir film. Ancak sinema aşkı söz konusu olunca ben onla için izliyor ve yazıyorum. Filmi asıl izleme sebebimi açıklayayım size. Tabi ki Fahriye Evcen değil. Evet eminim bağlı değil. Filmi izlememin başlıca sebebi Tim Seyfi.Evet kesinlikle Tim Seyfi.

Filme baktığımızda klasik Amerikan romantik komedilerinden başka birşeyle karşılaşmıyorsunuz. Tabi iş biraz daha Türkleştirilmek amacıyla Fenerbahçe fanatizmini eşleştirmiş. Bu arada filmde insan aşkı Fenarbahçe aşkının ötesine geçemiyor belirtmek lazım.

Uğur, ilaç mümessili olarak çalışmaktadır ve Fenerbahçe fanatiğidir. Bir gün arabada totem yaparken kaza yapar. Arkadan vurduğu arabadan inen kız aklını başından alır. Tesadüf o dur ya Uğur ailesi aracılığı ile bu kız ile tanıştırılır. Hikayenin olması gerektiği gibi. Ama Uğur ve Pınar arasında bir husumet vardır. Önce bu gerilimin geçmesi için adımlar atılması gerekmektedir. Mutlu son kaçınılmaz yani…

Filmin bence asıl karakteri Tim Seyfi’nin canlandırdığı Burçarslan karakteri. Amerikınlarla iş yapıp kendini Amerikalı sanan, golf oynamaya çalışan, parası ile her şeyi yapabileceğini herkesi satın alabileceğini sanan bir karakter bu. Kesinlikle rolünün de hakkı verilmiş. Filmde üzerine eğilerek kulak kabartılması gereken kişi.

Filmde klasik romantik komedi formülüne uyulmuş. Güzel kız, yakışıklı oğlan, komik dostlar, akrabalar, kötü adam, güzel mekanlar ve müzik. Daha ne olsun ki? Fenerbahçe antipatiniz yoksa izlenebilecek, romantik komedi…
Yönetmen: Murat Şeker
Senaryo:Murat Şeker, Selami Genli
Oyuncular:
| Tolgahan Sayisman | … | Ugur | |
| Fahriye Evcen | … | Pinar | |
| Tim Seyfi | … | Burçaslan | |
| Ali Erkazan | … | Mustafa | |
| Suzan Aksoy | … | Makbule |
Linkler:
Nerden başlamalı nasıl yazmalı. Söz konusu Türk filmleri olunca kalemimin ucunu biraz daha biliyorum sanırım. ama bunun yapılması gerektiği kanaatindeyim. öyle ki görüyoruz sinemamızın halini…
Filmimize dönelim evet karma senaryo bulma konusunda Biray Dalkıran’ın eline kimse su dökemez demiştim sanıyorum Araf yazımda. Bir ikincisi ikinci filmi olan Cennet’te de karşımıza çıkıyor. Hep demişimdir aslında konu aynı olabilir ancak anlatılması gereken, işleyiş tarzı önemlidir diye. Cennet bu konuda bocalamış.
Öncelikle filmde bir tür karmaşası var. Drama mı, komedi mi, korku mu, psikolojik gerilim mi bunların yanıtını veremiyor bize. Bir dönem filmlerde rastladığımız hatta birde hatırlıyorum da Krystof Kieslowski‘nin filmlerinde kullandığı, kötü bir şey olacağı zaman karenin etrafını karartma efekti gibi Cennet’te bu karartmalardan fazlasıyla bulunmakta. Ama bu karartma filmin geline yayılmış. Bu yüzden insanı huzursuz eden bir kötülük olacak düşüncesi sürekli insanın kafasında ama hikaye hiçte öyle gerçekleşmiyor. Acaba bu karartma hataları kapatmak için miydi? Hayır, ben böyle düşünmüyorum Sanıyorum ki A. karakterinin gerçek dünyayı böyle görmesinden kaynaklanan bir karanlıktı bu sanırım. Filmi izlerken aslında bir, iki filmde gidip gelemdim değil bunlardan birisi Le fabuleux destin d’Amélie Poulain diğeri ise Saibogeujiman Gwaenchanha (I’m a Cyborg, But That’s OK) Tabi hikaye anlatılabilirlik bakımından Saibogeujiman Gwaenchanha’ya daha yakın. Efekler konusunda söyleyebileceğim şey aslında fena olmadıkları yönünde ancak Arizona Dream, La science des rêves‘te bu efektlere zaten aşinayız.
Hikayeyi konu alırsak, Dainel Keys‘in Flowers For Algernon ve Stephen King’in The Lawnmower Man ile örtüştüğünü söyleyebilirim. Ancak yukarıda da yazdığım gibi ne olursa olsun hikayeler benzer olabilir. Çünkü dünya üzerinde yazılacak hikaye kalmamıştır. Önemli olan yorumlanışıdır.
Filme biraz daha yaklaşalım. Öncelikle A. karakterini canlandıran Engin Altan Düzyatan‘ı tebrik etmek lazım ki çocuk elinden geleni ardına koymamış. Ancak karakterlerin cümlelerindeki bozukluk, diyaloglardaki metin okuma durumu insanı hiçte filmin içine almıyordu. Film boyunca tamamen mimiklerden yoksun, duvar gibi insanların diyaloglarına mahsur kalıyoruz ki diyaloglar içinde çok başarılı diyemeyeceğim.
Hikayede biraz içeriye girdikçe aslında filmin senaryosunun varsayımlar üzerine kurulduğunu görebiliyorsunuz. Bilhassa ilaç geliştirmesinde denek olarak kullanılacak A.’ya yapılan işlemlerin neden ayakta yapılıyor olduğu. En küçük bir aşıyı bile oturarak yaptırdığımızı biliyorum ki burada yapılan dünya çapında büyük bir araştırma, üstüne üstlük yapılacak şırıngadaki madde insanın beyinsel gelişimi ile ilgili, tüm işlemleri ayakta yapıyorsunuz. Biraz saçmalamış burada. Bir ikinci husus ise laboratuar hususu. Dünyanın ön göreceği bir çalışma ve deneyler yapılıyor ancak laboratuarda karşımıza çıkan bir LCD monitör ve Yıldız Savaşlarından kalma koca koca düğmeleri olan bir konsol. Birden uzaylılar çıkacak gibi hissetmediysem yalan söylemiş olurum.
On beş yıldır hastası olan A.’nın doktoru tarafından bu geçen süreye rağmen neden bir travma yaşadığını bilmemesi ve 15 yıl sonra annesinin intiharını öğrenmesi elbette ki akıllı düşünüldüğünde 15 yılda hastanın bir ilerleme gösterememesine sebep. Biraz da mantığa aykırı. Merak ediyorum bir laboratuarda ölen deney fareleri çöpe mi atılıyor?
Biç bir zaman bir hasta ki bu akıl hastasıysa evine hastasını götürmez ve bu şekildeki bir hasta kesinlikle motosikletin arkasına bindirilmez. Bunlar salında sorgu ve az araştırmayla ulaşılabilecek bilgiler. Ama ben hikayenin bu kısmını geçiyorum. Hikayeye fantastik boyut katacaksanız eğer bazı bilimsel gerçekleri de göz ardı edebilmeniz gerek. Ancak bu gerçekler dokundurarak.
Filmin müzikleri güzeldi. Ancak final sahnesi hariç müziklerin nerede olacağı konusu biraz karmaşada kalmış. Filmin bir çok sahnesinde müziklerin yokluğunu hissettim. Hem de olması gereken yerlerde yoktular.
Filmin sonuna gelince, izleyiciyle dalga geçer gibi bir son olmuş. Filmin başından beri bize hayali olmadığı yutturulmaya çalışılan güzel kızımız (ki Fahriye Evcen ne güzel bir insandır) biden bire balon köpüğü gibi patlar. Bizimi tepkimiz ne olmalıdır bu durum da “aaaa” mı? Bilmiyorum, patlamasını bırakın birde ondan sonra yine patlayarak geri gelmesi (balon köpüğü gibi yanlış anlamayın) “izleyici al sana senin anlayamadığın şey” tarzı bir göze sokma olmuş. Aklımdan şüphe ettim birden. Finalimiz ise olması gerektiği gibi, yani benzer filmlerde izlediğimiz gibi, A.nin hayalinin peşinden cennetine gitmesiyle ilgili. Hiç yadırgamadım sonu ve uçma sahnesi de bana hiç inandırıcı gelmedi, uçmuyorlardı da…
Biraz daha geriye döneyim çünkü şu denek ve test aşamaları benim baya bir ilgimi çekti. Bana Requiem For A Dream’i hatırlatan, şırınga saplama sahneleri her ne kadar göz bebekleri büyüyüp mekan derinleşmese de oradaki efektlere benzerdi. Sanıyorum bu bölümler üzerinde biraz daha durulsaydı daha iyi olacaktı…
Filmi izlerken başım dönmedi değil. Okadar gereksi kamera hareketleri yapılmış ki sizi hikayeye somaktan çok hikayeden çıkarıyor. A.nın sürekli otuz iki dişini saymamıza ne demeli…
Şunu söylemeliyim ki aslında Biray Dalkıran bu işte bir adım daha atmış. Yani Araf ile kıyaslandığında film daha başarılı… Ama bence en büyük sorun, benim ne yazacağıma karar verememem gibi onun da ne çekeceğine karar vermemesi. Bu yüzdendir ki film iki arada bir derede kalmış…
Oyuncular:
- Engin Altan, Can (veya A)
- Fahriye Evcen, Can’ın arkadaşı (veya Kız)
- Zeynep Papuççuoğlu, Tuba
- Tülay Bekret, Can’ın annesi
- Şendoğan Öksüz, Dr. Ahmet
- Mehmet Birkiye, Can’ın babası
- Cüneyt Sayıl, Dr. Can
Linkler:
www.cennetfilm.com/
http://tr.wikipedia.org/wiki/Cennet_(film,_2007)







