Posts Tagged ‘Eric Heisserer’

Serinin ilk filmine 2000 yılı yaz döneminde izleyecek önemli bir film bulamadığımız için vakit geçirmek amacıyla girmiştik. Ancak gerek filmin kurgusu gerekse sahneler bizde soğuk duş etkisi yaratmış, filmin yarısında hararetli bir şekilde filmde olan biteni tartışmaya başlamıştık. İlk filmin o güzel kurgusu ve gizemli olaylarla insanın üzerinde bıraktığı ekti oldukça başarılıydı. Devam filmleri için ilk filmin gölgesinde kaldığını söyleyebiliriz. Serinin beşinci filmi içinse aynı şeyleri, söyleyemeyeceğim.

Her şeye rağmen bu film sanki bütün serinin finali niteliğinde olmuş. Finalde ilk filme de göndermede bulunmuşlar. Ancak filmin ilerleyişinde zaman ve mekan vermediği için finalde ilk filme bağlamak belkide filmin en şaşırtıcı sahnesi oldu benim için. İlk filmde ölümler aynı derecede sert olmasına rağmen filmdeki hayret verici kurgu insanı bu kadar etkilemiyordu. Bu filmde de kurgudan çok ölümlerin insanın gözüne sokulması filmin kalitesini düşürmüş. Ölümün insanları almak için yaptığı kurgular basit ve tutarsız kalmış. Bunu tüm ölümlerde görmek mümkün.

Ana karakterimizin rüyasındaki ölümler oldukça güzel olmuş ancak bireysel ölümler oldukça saçma ve gereksiz uzatmaydı. Sporcu kızın ölümü oldukça zorlamaydı. Öncelikle her iki kızında denge tahtasını kontrol etmeden tahta üzerine çıkması oldukça saçma. Hadi ilki tahtanın üstündeydi görmedi diğeri tahtanın üstünü kontrol etmeden mi çıktı üstüne. Birde bu sporcuların en büyük özelliği dengelerinin çok iyi olması, asimetrik paralel üzerinde bir sporcunun gözüne toz kaçtı diye böyle bir düşüş yaşaması bana saçma geldi biraz. Hadi düştü diyelim bu şekilde belini kuracağını düşünmüyorum.

Bir diğer gözüme takılan ölüm ise, muayenehanedeki kızın ölümü. Bu çok zorlama olmuş. Öncelikle doktorun hastasını tam hazırlıkları yapmışken evrakta bir şeyler eksik diye yalnız bırakması çok saçma. Böyle bir operasyonda bir kaç kişinin içeride olması gerekli. Birde kız o kadar yaygara çıkarmasına rağmen kimsenin dakikalarca duymaması, duyduğu zamanın ise arkadaşlarının geldiği an olması oldukça saçmaydı. Birde siz milyon dolarlık bir cihaz yapıyorsunuz, bu olayın olması için cihazda altı arızanın olması gerek diyorsunuz, cihazdan önce bir sigorta koymuyorsunuz. Gerçi cihazın enerjisinin cihazın bulunduğu odadan verilmemesini nasıl açıklarız? Su damlıyor ve kısa devre yapıyorsa sigorta atar kardeşim cihaz sapıtmaz. Birde maksimum 60 çalıştırılması gereken bir cihaz neden yüzde yüz toleransla piyasaya sürülür o da ayrı bir konu. Tabi kızın oyuncak ayının gözüne çarpıp, camdan uçacak kadar dengesini kaybetmesi ayrı bir konu. Birde camın normal cam gibi çabucak kırılması. Benim bildiğim bu camlar giydirme cam ve o kadar kolay kırılır cinsten değil… nereden bakarsanız en az yarım santim ve kolay kolay kırılmaz olurlar.

Filmin kurgusunda güzel taraf ise ölümden kurtulmak için başkasını öldürmeye çalışması. Bu yön biraz daha insanca olmuş. Ancak bunu meşhur cenazecimizin heden söylediğini hala anlayabilmiş değilim.

Filmin 3 boyutluluğuna dönersek, ilk baştaki jenerik oldukça başarılıydı. Geri kalanda ise köprüdeki demir sahnesi dışında beni çok etkileyen bir şey göremedim. Zaten filmin bazı bölümleri bildiğiniz 2D idi. Bende bu vesile ile gözlerimi dinlendirmiş oldum.

Sonuç olarak aslında bekleneni veren bir filmdi. Birilerinin bir şekilde ölmesi gerekiyordu ve öldü. Hem de peşlerinde neyüdüğü belli olmayan bir katil olmadan… Ama bu final tadındaki filmin (ki umarım öyle olur) daha iyi bir kurguya sahip olmasını beklerdim.

Yönetmen: Steven Quale

Senarist: Eric HeissererJeffrey Reddick

Oyuncular:

Nicholas D’Agosto
Sam Lawton
Emma Bell
Molly Harper
Miles Fisher
Peter Friedkin
Ellen Wroe
Candice Hooper
Jacqueline MacInnes Wood
Olivia Castle
P.J. Byrne
Isaac
Arlen Escarpeta
Nathan

 Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt1622979/

http://finaldestinationmovie.warnerbros.com/

Zaten filmin tekrar çekileceğini duyduğumda içimde bir heyecan belirmişti. Bu heyecan eski dostun tekrar geri gelmesi gibi bir şeydi. Eh bir yerde Freddy kankamızdı bizim. Sinema tarihinde hiç bir karakter hele hele, korku filmi karakteri bu kadar sevilmemiş fanları olmamıştır. Tabi Freddy’nin bu kadar sevilmesinin sebebi elbetteki Freddy rolü ile özdeşleşen, Robert Englund olmuştur. Şimdi yeni çevrimde filmin tek eksiği olarak Robert Englund‘ı gösterebiliriz. Robert Englund‘sız bir Freddy hiç tat vermiyor…

Öyle ki Robert Englund Fredi karakterine iki şey aşılamıştı. Korkunç ama komikti Freddy karakteri ancak son çevrimde, Jackie Earle Haley karakteri oldukça başarılı bir oyun sergilemiş ama ben Robert Englund‘daki o samimiyeti göremedim kendisinde. Jackie Earle Haley sempatiklikten yoksun daha karanlık bir Freddy çıkartmış kaşımıza…

Bunun haricinde film için söylenecek kötü şeylerden biri ise Freddy’nin makyajıydı. Film özel efektlerle desteklenmiş ama Freddy makyajı kesinlikle olmamış ve ses pek oturmamış. Ana hikayeye sağdık kalınmış abuk sabuk fevri hatalar yapılmamış. Hikayeye sağdık kalınması bir yerde iyi olmuş çünkü eklemeler çıkarmalar, yada olayları abartmalar tam anlamıyla bir Elm Sokağı faciasına dönüşebilirdi.

Yalnız şunu belirtmek istiyorum iyi bir kopya olmuş. Diğer kopya ve uyarlamalar gibi içine etmemişler. Ancak belirttiğim gibi kara bir Freddy karşımızda. Espri anlayışı sıfır, eğlendirme gibi bir misyonu yok. Şimdi tabi iki arada bir derede kalıyoruz. Freddy böyle mi olmalıydı diye? Benim gibi fanatikleri tatmin etmemiştir film ama doğrusunu söylemek gerekirse de bozmadan yapılan iyi bir film olmuş. Ancak bu korku severleri tatmin etmez…

Görsellik ve efektler sırıtmadan çıkıyor karşımıza. Bu konuda takdir ediyorum ekip üyelerini. Ancak bir kere daha anlıyoruz ki efekt demek iyi bir şey demek değildir. Filmin konusuna deyinemeyeceğim bile. Başarılı bir uyarlama olmuş, ancak filmde o ilk filmdeki -ki ilki ile kıyaslıyorum- samimiyet yok… filmin gerçekten film olduğu bariz belli. Oysa Freddy’nin sevilme sebeplerinden birisi, bize çok yakın olması, çok sempatik olmasıydı. Ölüm makinesi geliyor bizi öldürecek edası işlenmiş filme… Korkmuyoruz tabi…

Keşke şöyle eski kült filmler gösteren filmler olsa da şu filmleri, sinemada izleyebilseydik. Yani versiyonu bile olsa Elm Sokağında Kabus’u  sinemada izlemek ayrı bir zevkti… Bu arada filmin ikincisi de yolda…

Yönetmen: Samuel Bayer

Senaryo: Wesley StrickEric Heisserer, Wes Craven (karakterler)

Oyuncular:

Jackie Earle Haley Freddy Krueger
Kyle Gallner Quentin Smith
Rooney Mara Nancy Holbrook
Katie Cassidy Chris Fowles
Thomas Dekker Jesse Braun
Kellan Lutz Dean Russell
Clancy Brown Alan Smith
Connie Britton Dr. Gwen Holbrook
Lia D. Mortensen Nora Fowles

Linkler:

http://www.nightmareonelmstreet.com/

http://www.imdb.com/title/tt1179056/

Related Posts with Thumbnails

* İlerleyen günlerde bu blogta... *

Colombiana
Paranormal Activity 3
Chanranhan Yusan
La piel que habito
Real Steel
L'autre monde
Karadedeler Olayı
Damage
Ranpo jigoku
Paranmanjang
Endhiran
Elena Undone
Dorothy Mills
RA. One
Somos lo que hay

kda@kisiseldepresyonanlari.com
  • Snuff / Ölüm Pornosu – Chuck Palahniuk 07 Şubat 2012
        Ülkemizde, çevirmeni Funda Uncu’ya açılan dava ile oldukça gündeme gelen Ölüm Pornosu’nun 10. baskısını bende okudum. Reklamın iyisi kötüsü olmaz demişler, ahlak bekçiliğine soyunan bir takım kişiler bu şekilde kitabın reklamını da yapmış oldular. Normal şartlarda kitabı sadece Chuck Palahniuk’u tanıyanlar alacaksa şimdi daha büyük bir kesime erişti o da […]
  • Pazartesi Sendromu Kuşağı 06 Şubat 2012
    Tweet […]
  • Ah bu yangın beni öldürüyor yavaş yavaş… 05 Şubat 2012
    Midemdeki yangın… Yavaş yavaş bağırsaklarımdan gürültüyle süzülen… Son zamanların en şiddetlisi… İçime kaçan canavarın garip sesleri… Içimde yaşayan… Sürekli bastırdığım… Yaşamasını psikolojik bir sorun olarak gördüğüm. Şimdi ise büyüyen… Yüzüme yansımış bir ejderha gülümsemesi. Iyiyi oynamak doğal bir yetenek. Her insan iyi doğar, sonra kötü olur. En büyük […]
  • Nasıl bir paranoyak olduk biz? 31 Ocak 2012
      Deprem olur Amerika yapar, güneş patlamaları olur nükleer testlerdendir. Sıçıyoruz, neden acaba?   Tweet […]
  • Pazartesi Sendromu Kuşağı 30 Ocak 2012
    Gün boyunca bu şarkı dilimdeydi ve ben bu şarkıyı İstanbul ve İstanbul yönetimine armağan ediyorum. “Karlar düşer, düşer düşer ağlarım / Hep ismini, hep ismini anarım…” Hangi anlamda isimini andığımı söylemeyeceğim kişiye özel olsun… Tweet […]

sevgili devletimizin (ki hükümetle orantılıdır) google ile alıp vermediğini çözebilmiş değilim... tabi sürekli google servislerini kulanlığım içinde ben de bu bloklamalardan nasibimi alıyorum.
Gördüğünüz üzre resimler gözükmemekte sitede. bunun sebebi yine google ait engellenip duran ip'ler arasında picassa'nında bulunması... Temennim resimlerin geri gelip bu yasakların kalkması yönünde. Ancak sanıyorum bir süre resimler gelecek gidecek...

bu blogta yazmış olduğum tüm girdiler aksini belirtmemişsem bana aittir. izinsiz kullanılmaması, kullanıldığı takdirse ise link verilmesi rica olunur. ee ben kullanırım sana ne deyip yukarıda yazdığım cümleye aykırı davranan olursa, ona kafa göz Allah ne verdiyse girerim... he bide baktıkları yerde mahkeme duvarı görürler... blogun film blogu olması sabebi ile yayınlanan görsel materyaller tanıtım amaçlıdır ve yayın hakları yapımcı şirkete aittir...

hatırladığım kadarı ile film ve kültür sanat bloglarını sıralamaya çalıştım... eğer yoksanız listede bir mail atıverin ekleyeyim...
Beneath the ground /
içten Chan /
korEsintisi /
Lafea /
Megami Sama's Blog /
Ninja'nın Kung Fu ile İmtihanı /
Rendered Beauty /
SinemAsia /
SinemayaDair /
Uzak Sinema /
Yasak Film /