Posts Tagged ‘Biray Dalkıran’

Euzubillahiminişeytanirracim bismillahirahmanirrahim.

Yazıya beslemeyle başlamayı borç bilirim, lakin bu benim korkup tırsığımdan değil yazıya farklı bir anlam katmaya çalıştığımdandır. Şimdi sen okuyucu bu euzu besmeleden sonra fena tırsmaya başlayacak ve bu yazının devamını tırsarak okuyacaksın. İşte buna kefil olurum.

Yönetmen koltuğunda Biray Dalkıran var. Daha önce çekmiş olduğu iki filmi de eleştirmiş, hep hikayelerin güzel olduğundan, senaryonun vasat olduğundan bahsetmiştim. Biray Dalkıran bu uyarımı dikkate almış olacak ki, bu konuya bir çözüm bulmuş Cehennem filmi ile. Artık hikaye de, senaryo da, kurgu da vasat. Tabi hal böyle olunca bir filmi kurtaracak nedir, çok çok iyi bir görüntü yönetmeni, enfes kareler ve mekanlar… Maalesef filmde bunu da göremiyoruz.

Peki bu yazdıklarıma tekrar göz gezdirdiğimde karşıma ne çıkıyor bu filmin aslında film olmadığı. Burada oyunculuklara da çatmak gerekir ancak siz oynayanın önüne adam gibi bir senaryo koyamazsanız, oyuncu zaten oynayamaz. Öyle ki senarist ve öykü yazarınında bir hikayeden çok devşirme karelere ihtiyaç duyduğunu düşünürsek aslında bu anlamsız karelerin bir biri ardına sıralanması olağan bir şey. Peki filmde artı verdiğim bir şey yok mu? Evet film 3D tatmin etmese başarılıydı. Aslında 3D’nin başarısız gibi gözükme sebeplerinden biri ise filmin 3D gibi algılanıp çekilmemesinden kaynaklanmakta. Doksanların televizyonda yayınlanan 3D yanlarından bir farkı yoktu çekimlerin. Ağacın arkasından bakalım, insanların etrafında dönelim. Kırmızı nokta kuşağı yılbaşı şenliklerinde böyle çok erotik film izlemiştik, ah hatta Hülya Avşar bile 3Didi.

Aslında düşünüyorum şimdi ne yapıp edip, hangi taklaları atıp filmin konusuna girsem diye. Ancak her şey o kadar karışık ki anlatacaklarımın farklı filmlerden alıntılar olarak anlaşılmasını ve farklı filmleri anlatıyormuş gibi yorumlanmasını istemem. Esas oğlanımız, işsiz bir fotoğrafçıdır. Son olarak iyi bir iş alır. Evlidir ancak zengin ve güzel eşi ile sorunlar yaşamaktadır. Çekim için eski bir mum fabrikasını bulur. Burada çekim yaparken garip şeyler hisseder. O günden sonra kendisine garip bir şeyler olmaya başlar. Karısı ise genç ve güzeldir, ailesi ise zengindir. Şimdi ise bu evlilikten sona parasız bir şekilde yaşamaktadır. Tabi paranın olmaması ilişkilerini zora sokar. Esas oğlanımız ise kazandığı para ile her şeyin düzeleceğini düşünmektedir. Karısı ise çekimdeki manken ile işi pişirmiştir.

Selin yeni aşkı ile bir gün yataktayken bu azılı gücün hışmına uğrarlar ve yanarak ölürler. Esas oğlanımız ise bu olayı çözmek için paçayı sıvar. Kendisine yardımcı olan da Esra adındaki eski sevgilisidir. Tabi falcı bacı olayı nasıl çözeceklerinin, onu kimin rahatsız ettiğini bulduğu anda aslında olay çözülmüş gibidir. Bu felaketleri gerçekleştiren mum fabrikası kazanında, ailesi tarafından utanç sebebi ile diri diri yakılmış küçük bir çocuktur. Hatta bizim esas oğlanın geçmişte onunla ilgisi de vardır. Esas oğlanımız çocuğun ailesini aramaya başlar ve eli ile bulmuş gibi bulur. Falcı bacıdan öğrendiği ateşin gözü muhabbeti üzerine çocuğun ailesini, çocuğa teslim eder ve intikam alınmış olur.

Hikayeyi biraz daha derin inceleyelim. Mum fabrikası lanetlidir ve burada onlarca insan ölmüştür. Lanetli olduğu haberi tinercilere kadar yayılmıştır ki çok muhabbeti geçer. İlk giriş sahnesindeki kovalanan adamın mum fabrikasında ne işi vardır anlamış değilim. Gerçi tökezleyip ayağını vurduğunda, elini tutması. Sonra hiç bir şey olmamış gibi koşmaya devam etmesi ilginçti. Ah birde kendisini kovalayan Lost’un kara dumanını unutmamak lazım. Peki adamcağızı duvardan duvara çarpması… Bu görüntüler çok tanıdık geliyor bana.

Esas oğlanımız hazırlıklı gitmiştir. Yapacağı çekimin hazırlığını yapmış ve mekanın fotoğraflarını önceden çekmeye gitmiş ve firma sorumlusuna sunmuştur. Firma sorumlusu kabul eder. bu yeri. Yani bu yer aslında esas oğlanımızın seçtiği bir yerdir ki babası eskiden bu fabrikada müdürlük yapmıştır. Hatta ve hatta bu fabrikada çalışarak ölmemiş tek kişidir cümlesi geçmiştir filmde. Aslında uzunca bir bağlantı yaparsak, aslında burada çalışanları da öldüren bu dumandır, yani çocuğumuz. Esas öğlumuzun babasının ölmeme sebebi ise esas oğlandan kaynaklanmaktadır. Tabi bu bir varsayım. Ancak belirtmeliyim ki varsayımlarda çok bulunabilirim. Maksat havada olan hikayeyi birleştirecek küçük iplik tüyleri yakalamak.

Esas oğlumuz Ahmet babasının eski lamba koleksiyonundan bir kaç parça alarak çekim dekoru olarak onları kullanır. Dekorumuz 5 şamdan ve yanmış bir mum fabrikasıdır. Kendisi manken çocuk ve asistanı olarakta eşi, fabrikada çekime başlarlar. Ancak profesyonel bir katalog çekliminde benim bildiğim ışık ekipmanları da bulundurulması gerekir. Ancak bizim elemanlar çok çok profesyonel olmalılar ki bunlara gereksinim duymuyorlar. Hatta ve hatta fotoğraf makisinde klasik bir objektifte bulunuyor. Kimi kandırıyoruz ki Ahmetciğim. Tabi sen kandırdığını sanıyorsun ama aldanan asıl sensin. Gelen mankenin aslında çekim ile alakası yok, o karını götürmek için var. Nitekim öyle de oluyor. Bu arada, beliren ve Selin’in parmağını yakan Arapça yazı, resmen gözümüze sokulmak istenmiş. Sonuçta bizim o yazıyı görünce korkmamız gerekli. Burada sürekli tekrar eden diyaloglar mevcut.

Burada aslında Selin’in parmağının yandıktan sonra Ahmet’in tepkisizliği, menken oğlanın karısını götürecekmiş hareketlerine duyarsız kalması ilginçti. Taki kendisine musallat olan şey ona bazı şeyleri gösterene kadar. Zaten genel anlamda Ahmet her şeye ilgisizdi. Neyse sonunda eve gidiyorlar, Ahmet bir tane şamdanı fabrikada unuttuğunu fark ediyor ve geri dönüyor o kadar yolu teperek. fabrikada yaşadıklarına hiç değinmiyor ve eve dönüyorum. Bu arada gecemi gündüz mü olduğu belli değil. Pencereden dışarısı aydınlık gözükürken dışarı çıktığında ortalık karanlık olabiliyor.

Ahmet eve dönüyor ve rüya içinde rüya görüyor. yüzü ilginç çocuk karşısında, yataktan sıçrıyor olması gerektiği gibi, ancak kalktığı yere bakıyor, oysaki çocuk bulunduğu yerin sağından ona göz kırpmaktaydı. Tabi bu gözüme çarpan ilk ve son sahne davamlılığı sorunu değildi. Bu arada, karısı uyanıyor geliyor, ona kabus gördüğünü söylüyor, kadının gözleri kızarıyor yüzü yanıyor Arapça muhtemel duvarda yazan şey olduğunu düşündüğümüz, cümleyi söylüyor. Ahmet yine uyanıyor, meğersem rüyadaymış. Kalkıyor kahvaltı hazırlamaya ocağı açıyor, bir patlama, ancak sadece duvarda bir garip siyahlık Ahmet’in üzerinde biraz karartı, etraf süt liman. Ahmet yerden kalkıyor ve duvardaki aynı yazıyor görüyor. Hemen fotoğraf makinesine gidiyor bilgisayarından çektiklerine bakıyor. O ara karısı kapıdan gözüküyor. “Ben bu yazıyı görmüştüm” deyip çıkıyor evden. Kardeşim ev patlamış yanmış, bir konuş karınla, hem ne yazısı kadın görmedi bile yazıyı. Sanıyorum telepati yada başla bir şeyle anlaşıyorlar. Yada bizim görmediğimiz kısımda onlar olay değerlendirmesini yaptı.

Ahmet evi terk ediyor, Selin ise hemen telefona sarılıp yani sevgilisini arıyor. Adam gelir gelmez başlıyorlar sevişmeye. İşte filmin asıl sahnesi bu. Selin karakteri burada çok cür’etkâr davranıyor. Zaten kısa süren filmin büyük bir bölümü bu sevişme sahnesine odaklanmış. Eh 3D bir sevişme sahnesi eminim herkesin dikkatini çeker. Hem fragmanda da yer bulmuş kendisine. Yani şimdi film bu sahnenin üstüne kurulu olunca bari fındık kabuğunu doldurmayan göğüslü bir kasın yerine şöylele avıca gelen bir şeyler kullansaydınız ya… Aslında gerçekten belirtme gerekir ki filmin en iyi sahnesi bu sevişme sahnesi. Akabinde gelen yanma sahnesini de sayarsak. Sevişirlerken, tavandan kan damlar, durular lakin siyah bir duman görürler, tepki sıfırdır bu esnada. Manken oğlumuz diğer taraftan bir tıkırtı duyunca kalkar ve tırsarak ilerler. Ben buna tırsarak diyorum yoksa yok böyle bir ilerleme ve kaçmaya çabalama işi. Kara bulutumuz, işi bitirince bir alev yol çizerek, Selin’e doğru hareket eder. Çok korkan Selin ise, nedense burada yere sinmiştir. Hayır aslında mantık olarak, mantığıda geçtim refleks olarak insan görünmeyeceği bir yere siner. Sanıyorum Selin’in mantığı nasılsa yedik bokudur. Bu arada yanar. Aslında fena yanmaz. Aslında daha iyi yanabilirdi.

Başarılılı sahnelerden biri demiştim bu yanma sahnesi ve sevişme sahnesi için aslında daha da güzeli Selin’in yanmış hali. Gerçekten özene bözene yapılmış bir makyaj. Yiğidi öldürüp hakkını yemiyorum burada. Tek isteğim kardeşim bari sevişme sahnesine yöneliyorsunuz şöyle fındık kabuğunu zor dolduran göğüs yerine şöyle varlığıyla fark yaratan bir göğüs kullansalardı ya, neyse… Ancak olay böyle güzel iken Ahmet’in tepkileri direk sınıfta kalacak cinsten. Yahu kardeşim filmin başından beri karını ne kadar sevdiğinden bahsediyorsun, karın yanarak ölmüş cesedi teşhise gelmişsin e bir de sevgilisi ile olduğunu öğreniyorsun bu ne tepkisizliktir yahu… Az sarsıl, bağır çağır, vur kır. Hani bunları da geçtim, bunalım takıl. Yok kardeşim odun mübarek. Peki hastahanedeki polislere ne demeli? Öküzler topluluğu birleşmiş.

Her zaman olduğu gibi yine pat diye Esra çıkıyor karşımıza zaten alıştık kendisine. İlk aranacaklar listesinde kendisi varmış. Lakin bu ilk aranacaklar listesini de anlamadım ben. 30 yıllık hayatımda ilk aranacak şahıs yok. Bende mi bir tuhaflık? Neyse Ahmet, Esra’ya  olanı biteni anlatıyor. Esra’da Ahmet’e sorununu çözecek biri olduğunu söylüyor ve falcı bacıya gidiyorlar. Falcı bacı artık bakmıyorum dese de, yaşadığı ortam hadi kardeşim yalan söylüyorsun cinsinden. Zaten bu Esra’nın oyunu olabilir. Ah istemeden tüyo verdim. İşte şimdi bu falcı sahnesi ile film en berbat sahnesini yaşıyor. Ses tek kelime ile berbat, kısık sesle konuşan falcı bacının sesi o kadar tiz ki insanın kulağını tırmalamaktan başka işe yaramıyor. Sahne boyunca kulaklarımı tıkadım desem yeridir. Falcı bacı ruh çağırıyor. Hemde bizim kötü güçleri kovduğuna inandığımız Nas Suresi ile… İlginç bir olay tabi… Ruhumuz gelince olay çözülüyor. Falcı bacımız Ahmet’in alnını tutarak ona geçmişi hatırlatıyor, sonra ekliyor ruh ailesinden intikam almak istiyor diye. Ona yardım etmezseniz kurtulamazsınız diye. Bunu söylüyor söylemesine ama yanında tüm olaylara şahit olan Esra sürekli Ahmet’e ne olacak diye soruyor. Ahmet’te cevap veriyor. “Ailesini bulmalıyız, ailesini bulmalıyız1 diye. Ali topu tut, tut topu tut durumundan farksız bir halde. Sanıyorum yönetmen bu son olmayan tekrar diyalog sahneleriyle filmi çekme seviyesini yedi yaş olarak belirlemiş.

Neyse bizimkiler çıkıyor dışarı. Eleman hemen babasını arıyor mum fabrikasının sahiplerinin evini soruyor. Yahu çocuğun ailesinin o olduğunu nereden biliyorsun. Daha otuz saniye önce nereden bulacağız kimler demişsin. Neyse eski bir çiftliğe gidiyorlar. Esra arabanın yanında kalıyor Ahmet kapıyı çalıyor. Yaşlı adam dışarı çıkıyor kimi aradın diyor. Derken acayip bir şekilde yaşlı kadın çıkıyor Esra’ya dönüyor, git buradan diyor. Ahmet olaydan bir şey anlamazken kapıdan içeriye çakmağını yanarken atıyor. Tabi gözleri ateşi olan fanimiz intikamını alıyor.

Olaylar bitti derken Ahmet mum fabrikasında kazanların önünde oturuyor buluyor kendini, kazandan yanan çocuğumuz çıkıyor geliyor, lay lay lay edasında, Ahmet onu görüyor, bakıyor bakıyor, jeton geç düşüyor ki sonra bağırıyor. Akabinde çok sevdiğim baloncuk sahnesi. Tüm filmin özeti. Zaten Cennet‘te de böyle bir sahneyle anlayamadığım filmi bana anlatmıştı. Eh insanın anlayışı kıt olmasın. Bu filmde de görüyoruz ki bu bütün iş Esra’nın başının altından çıkıyor. Lakin bu baloncuklar, benim gibiler için… Ve film bitiyor. otuz saniyelik bir finalle. Ne oldu ne bitti diye kalıyoruz. Bu muydu kelimelerinin ardından.

Genel bir hatta baktığımda izlediğim en kötü korku filmiydi ki ben her ne kadar eleştirsem de bunu söylemem. Aynı zamanda yönetmen Biray Dalkıran’ın da en kötü filmiydi. Umuyorum ki kendisi dizi çekmeye devam eder bundan sonra. Film bir ilk olarak taht kurdu gönlümüzde orası başka. Ancak toplama bir senaryo, diyalogsuz klişelerinin sıradanlığı ile hiç olmamış bir film Cehennem.  Keşke biraz daha kan  ve şiddet sahnesi olsaydı da Bmovie diye izleseydik filmi.Türk sinemasın desteklemek amacı ile gidin derim sadece. Korkmak yada iyi bir şey izlemek amacıyla değil.Ancak bu kadar masrafa değmemiş bir film. Birilerinin parası çok varmış ve birileri iş yapıyorum diye geçiniyormuş…

Yönetmen:Biray Dalkıran

Senaryo:Biray Dalkıran, Cem şancı

Oyuncular

Linkler:

www.cehennem3dfilm.com

http://www.sinematurk.com/film_genel/36117/Cehennem

http://www.sinemalar.com/film/82622/Cehennem-3d/

Nerden başlamalı nasıl yazmalı. Söz konusu Türk filmleri olunca kalemimin ucunu biraz daha biliyorum sanırım. ama bunun yapılması gerektiği kanaatindeyim. öyle ki görüyoruz sinemamızın halini…
Filmimize dönelim evet karma senaryo bulma konusunda Biray Dalkıran’ın eline kimse su dökemez demiştim sanıyorum Araf yazımda. Bir ikincisi ikinci filmi olan Cennet’te de karşımıza çıkıyor. Hep demişimdir aslında konu aynı olabilir ancak anlatılması gereken, işleyiş tarzı önemlidir diye. Cennet bu konuda bocalamış.

Öncelikle filmde bir tür karmaşası var. Drama mı, komedi mi, korku mu, psikolojik gerilim mi bunların yanıtını veremiyor bize. Bir dönem filmlerde rastladığımız hatta birde hatırlıyorum da Krystof Kieslowski‘nin filmlerinde kullandığı, kötü bir şey olacağı zaman karenin etrafını karartma efekti gibi Cennet’te bu karartmalardan fazlasıyla bulunmakta. Ama bu karartma filmin geline yayılmış. Bu yüzden insanı huzursuz eden bir kötülük olacak düşüncesi sürekli insanın kafasında ama hikaye hiçte öyle gerçekleşmiyor. Acaba bu karartma hataları kapatmak için miydi? Hayır, ben böyle düşünmüyorum Sanıyorum ki A. karakterinin gerçek dünyayı böyle görmesinden kaynaklanan bir karanlıktı bu sanırım. Filmi izlerken aslında bir, iki filmde gidip gelemdim değil bunlardan birisi Le fabuleux destin d’Amélie Poulain diğeri ise Saibogeujiman Gwaenchanha (I’m a Cyborg, But That’s OK) Tabi hikaye anlatılabilirlik bakımından Saibogeujiman Gwaenchanha’ya daha yakın. Efekler konusunda söyleyebileceğim şey aslında fena olmadıkları yönünde ancak Arizona Dream, La science des rêves‘te bu efektlere zaten aşinayız.

Hikayeyi konu alırsak, Dainel Keys‘in Flowers For Algernon ve Stephen King’in The Lawnmower Man ile örtüştüğünü söyleyebilirim. Ancak yukarıda da yazdığım gibi ne olursa olsun hikayeler benzer olabilir. Çünkü dünya üzerinde yazılacak hikaye kalmamıştır. Önemli olan yorumlanışıdır.
Filme biraz daha yaklaşalım. Öncelikle A. karakterini canlandıran Engin Altan Düzyatan‘ı tebrik etmek lazım ki çocuk elinden geleni ardına koymamış. Ancak karakterlerin cümlelerindeki bozukluk, diyaloglardaki metin okuma durumu insanı hiçte filmin içine almıyordu. Film boyunca tamamen mimiklerden yoksun, duvar gibi insanların diyaloglarına mahsur kalıyoruz ki diyaloglar içinde çok başarılı diyemeyeceğim.

Hikayede biraz içeriye girdikçe aslında filmin senaryosunun varsayımlar üzerine kurulduğunu görebiliyorsunuz. Bilhassa ilaç geliştirmesinde denek olarak kullanılacak A.’ya yapılan işlemlerin neden ayakta yapılıyor olduğu. En küçük bir aşıyı bile oturarak yaptırdığımızı biliyorum ki burada yapılan dünya çapında büyük bir araştırma, üstüne üstlük yapılacak şırıngadaki madde insanın beyinsel gelişimi ile ilgili, tüm işlemleri ayakta yapıyorsunuz. Biraz saçmalamış burada. Bir ikinci husus ise laboratuar hususu. Dünyanın ön göreceği bir çalışma ve deneyler yapılıyor ancak laboratuarda karşımıza çıkan bir LCD monitör ve Yıldız Savaşlarından kalma koca koca düğmeleri olan bir konsol. Birden uzaylılar çıkacak gibi hissetmediysem yalan söylemiş olurum.

On beş yıldır hastası olan A.’nın doktoru tarafından bu geçen süreye rağmen neden bir travma yaşadığını bilmemesi ve 15 yıl sonra annesinin intiharını öğrenmesi elbette ki akıllı düşünüldüğünde 15 yılda hastanın bir ilerleme gösterememesine sebep. Biraz da mantığa aykırı. Merak ediyorum bir laboratuarda ölen deney fareleri çöpe mi atılıyor?
Biç bir zaman bir hasta ki bu akıl hastasıysa evine hastasını götürmez ve bu şekildeki bir hasta kesinlikle motosikletin arkasına bindirilmez. Bunlar salında sorgu ve az araştırmayla ulaşılabilecek bilgiler. Ama ben hikayenin bu kısmını geçiyorum. Hikayeye fantastik boyut katacaksanız eğer bazı bilimsel gerçekleri de göz ardı edebilmeniz gerek. Ancak bu gerçekler dokundurarak.

Filmin müzikleri güzeldi. Ancak final sahnesi hariç müziklerin nerede olacağı konusu biraz karmaşada kalmış. Filmin bir çok sahnesinde müziklerin yokluğunu hissettim. Hem de olması gereken yerlerde yoktular.
Filmin sonuna gelince, izleyiciyle dalga geçer gibi bir son olmuş. Filmin başından beri bize hayali olmadığı yutturulmaya çalışılan güzel kızımız (ki Fahriye Evcen ne güzel bir insandır) biden bire balon köpüğü gibi patlar. Bizimi tepkimiz ne olmalıdır bu durum da “aaaa” mı? Bilmiyorum, patlamasını bırakın birde ondan sonra yine patlayarak geri gelmesi (balon köpüğü gibi yanlış anlamayın) “izleyici al sana senin anlayamadığın şey” tarzı bir göze sokma olmuş. Aklımdan şüphe ettim birden. Finalimiz ise olması gerektiği gibi, yani benzer filmlerde izlediğimiz gibi, A.nin hayalinin peşinden cennetine gitmesiyle ilgili. Hiç yadırgamadım sonu ve uçma sahnesi de bana hiç inandırıcı gelmedi, uçmuyorlardı da…

Biraz daha geriye döneyim çünkü şu denek ve test aşamaları benim baya bir ilgimi çekti. Bana Requiem For A Dream’i hatırlatan, şırınga saplama sahneleri her ne kadar göz bebekleri büyüyüp mekan derinleşmese de oradaki efektlere benzerdi. Sanıyorum bu bölümler üzerinde biraz daha durulsaydı daha iyi olacaktı…
Filmi izlerken başım dönmedi değil. Okadar gereksi kamera hareketleri yapılmış ki sizi hikayeye somaktan çok hikayeden çıkarıyor. A.nın sürekli otuz iki dişini saymamıza ne demeli…
Şunu söylemeliyim ki aslında Biray Dalkıran bu işte bir adım daha atmış. Yani Araf ile kıyaslandığında film daha başarılı… Ama bence en büyük sorun, benim ne yazacağıma karar verememem gibi onun da ne çekeceğine karar vermemesi. Bu yüzdendir ki film iki arada bir derede kalmış…
Oyuncular:

Linkler:
www.cennetfilm.com/
http://tr.wikipedia.org/wiki/Cennet_(film,_2007)



Related Posts with Thumbnails

* İlerleyen günlerde bu blogta... *

Drive
The Chronicles of Narnia :Prince Caspian
Neverland
Gantz
The Chronicles of Narnia The Voyage of the Dawn Treader
Gantz: Perfect Answer
Colombiana
Paranormal Activity 3
Chanranhan Yusan
La piel que habito
Real Steel
L'autre monde
Karadedeler Olayı
Damage
Ranpo jigoku
Paranmanjang
Endhiran
Elena Undone
Dorothy Mills
RA. One
Somos lo que hay

kda@kisiseldepresyonanlari.com
  • Ah bu yangın beni öldürüyor yavaş yavaş… 05 Şubat 2012
    Midemdeki yangın… Yavaş yavaş bağırsaklarımdan gürültüyle süzülen… Son zamanların en şiddetlisi… İçime kaçan canavarın garip sesleri… Içimde yaşayan… Sürekli bastırdığım… Yaşamasını psikolojik bir sorun olarak gördüğüm. Şimdi ise büyüyen… Yüzüme yansımış bir ejderha gülümsemesi. Iyiyi oynamak doğal bir yetenek. Her insan iyi doğar, sonra kötü olur. En büyük […]
  • Nasıl bir paranoyak olduk biz? 31 Ocak 2012
      Deprem olur Amerika yapar, güneş patlamaları olur nükleer testlerdendir. Sıçıyoruz, neden acaba?   Tweet […]
  • Pazartesi Sendromu Kuşağı 30 Ocak 2012
    Gün boyunca bu şarkı dilimdeydi ve ben bu şarkıyı İstanbul ve İstanbul yönetimine armağan ediyorum. “Karlar düşer, düşer düşer ağlarım / Hep ismini, hep ismini anarım…” Hangi anlamda isimini andığımı söylemeyeceğim kişiye özel olsun… Tweet […]
  • Cümleler… 27 Ocak 2012
      Akşama doğru kurduğum bütün cümlelerin sayısı yüz elliyi geçmez. Bunla övünmüyorum elbet. “Cümle vardı da biz mi kurmadık” demek geliyor içimden, en tiksinç maskemi takınarak. “Neye cümle?”, “kime cümle?” asıl soru.   Normal bir şekilde konuşabilir miyim? Yani cümlelerim iş Türkçesinin dışına çıkabilir mi? Bir prova alsam en derinden…   İlk kez sahneye çık […]
  • 2605 (bu nasıl bir başlık, başlık olmasın desek? reva mı? insan en azından ilk cümleleri başlık olarak atar.) 26 Ocak 2012
      Başlık yapılacakların listesi olacaktı. Ancak yapılmayacakların listesi o kadar uzundu ki arasından yapılacakları çıkartmak, ipliği iğnenin deliğine sokmak (şu yaşlarda biraz zorlaşıyor), iğne atsan yere bulunmayacak kadar zordu. İğneyi bulamamak için kalabalığa da ihtiyacınız yok aslında. He işin başı dikkat. Yani o kadar zor değil iğneyi bulmak ama bulmu […]

sevgili devletimizin (ki hükümetle orantılıdır) google ile alıp vermediğini çözebilmiş değilim... tabi sürekli google servislerini kulanlığım içinde ben de bu bloklamalardan nasibimi alıyorum.
Gördüğünüz üzre resimler gözükmemekte sitede. bunun sebebi yine google ait engellenip duran ip'ler arasında picassa'nında bulunması... Temennim resimlerin geri gelip bu yasakların kalkması yönünde. Ancak sanıyorum bir süre resimler gelecek gidecek...

bu blogta yazmış olduğum tüm girdiler aksini belirtmemişsem bana aittir. izinsiz kullanılmaması, kullanıldığı takdirse ise link verilmesi rica olunur. ee ben kullanırım sana ne deyip yukarıda yazdığım cümleye aykırı davranan olursa, ona kafa göz Allah ne verdiyse girerim... he bide baktıkları yerde mahkeme duvarı görürler... blogun film blogu olması sabebi ile yayınlanan görsel materyaller tanıtım amaçlıdır ve yayın hakları yapımcı şirkete aittir...

hatırladığım kadarı ile film ve kültür sanat bloglarını sıralamaya çalıştım... eğer yoksanız listede bir mail atıverin ekleyeyim...
Beneath the ground /
içten Chan /
korEsintisi /
Lafea /
Megami Sama's Blog /
Ninja'nın Kung Fu ile İmtihanı /
Rendered Beauty /
SinemAsia /
SinemayaDair /
Uzak Sinema /
Yasak Film /