Ruh Eşim / Café De Flore

Son derece başarılı bir film olan Café De Flore Jean-Marc Vallée imzalı bir film. Film gerçek sevgi ve aşk üzerinde mistik bir anlatımda bulunmuş. Gerek müzikler, gerek başarılı konu ve kurgusuyla film göz dolduruyor. Aynı şekilde oyunculuklarda bu güzelliklerden nasibini almış. Filmde görüntü yönetmeni de oldukça iyi işler başarmış.

İki hikaye var filmde. Biri günümüzde bir birlerini küçük yaşta tanışarak aşık olmuş ve evlenmiş iki kız çocuğu sahibi kırkalarında bir çiftin, diğerinde ise 1940′lı yıllarda yaşayan down sendromlu bir çocuğa sahip genç bir kadının hikayesi. Filmin başından beri bu iki hikaye birbirine nasıl bağlanacak diye merakla bekliyorsunuz. Filmin dolambaçlı kurgusu da buna etken tabi ki.

Antoine ve Carol küçük yaşlarda birbirlerine aşık olmuş ve hiç ayrılmayarak yollarını evliliğe kadar yürütmüşlerdir. Birbirlerinin ruh eşi olduklarına inanmaktadırlar. Bu mutlu evlilikten iki tane de çok güzel kız çocukları olmuştur. Antoine ünlü bir Dj’dir. Müzik onların ailesi için bağlayıcı bir unsurdur adeta.

Bir gün bir partide Antonie, sarışın genç ve güzel Rose adında bir kız görür ve ondan hoşlanır. Rose’da Antonie’den hoşlanmıştır aslında ancak evli olduğunu öğrendiği için pek yanına yaklaşmamıştır. Bir süre sonra Antonie depresyona girer ve alkol almaya başlar. Günün birinde toplu terapide Rose ile tekrar karşılaşır ve birlikte olmaya başlarlar.

Antoine ve Carol’den ayrılma kararı verir ve ayrılırlar. Ancak Carole bunu hazmedemez. Antonie’nın yokluğu onu çok sarsar. Bir umutla Antonie’nin geri dönmesini bekler. Çünkü onlar ruh eşidir.

Jacqueline ise bebeği down sendromlu doğduktan sonra kocasının istememesi sebebi ile ondan ayrılmış ve çocuğunu kendi başına büyütmüştür. Jacqueline ile oğlu Laurent arasında büyük bir bağlılık ve sevgi vardır. Oğlunun küçüklüğünden beri Jacqueline onu kendisi zorluklarla normal bir birey gibi yetiştirmiştir.

Günün birinde Laurent’in sınıfına yine kendisi gibi down sendromlu bir kız gelince her şey değişir. Bu iki küçük sanki birbirlerine vurulmuştur ayrılmak istemezler. Tabi bu durum aileleri bilhassa da Jacqueline’i zor anlar yaşatır. Biricik oğlu bir kız yüzünden kendisini yok saymıştır.

Bu iki hikayede de araya giren iki sarışın kadın var. Her bir ikili de yıllarca kendilerini birbirlerine adamış. Yönetmen down sendromlu iki çocuğun iç dünyasındaki birbirlerine olan ilgilerini pek bıçak altına yatıramamış ancak bu durumu Rose, Antonie ve Antonie, Carol ilişkilerinde oldukça başarılı bir şekilde vermiş.

Tabi finali yada bağlantıyı anlatıp bu güzel filmin içine etmek istemem ancak bu iki hikaye çok ince ayrıntılarla ustaca birbirine bağlanmış. Akıcı kurgusu, dram yüksek doza eriştiğinde bile düşmüyor. Film bir solukta izleniyor. Film başarılı izlenmesi gereken bir film. Bununla eş değer olarak kesinlikle film müziklerinin de edinilmesi lazım.

Yönetmen – Senarist: Jean-Marc Vallée

Oyuncular:

Vanessa Paradis
Jacqueline
Kevin Parent
Antoine Godin
Hélène Florent
Carole
Evelyne Brochu
Rose
Joanny Corbeil-Picher
Juliette
Rosalie Fortier
Angéline

Linkler:

http://filmekimi.iksv.org/tr/Filmekimi.asp?day=1&FID=27

http://www.imdb.com/title/tt1550312/

Share on TwitterShare on TumblrShare on MyspaceShare via email

Hidden 3D

Artık anladım ki bir filmin sonunda 3D var ise o filmden uzak duracaksın. Bu filmler genelde konudan ve oyunculuktan yoksun oluyorlar. Aslında bu filmleri de gidip sinemada izlemediğim için kendimle gurur duyuyorum. Sıradan bir konu, kötü oyunculuklar, her şeyi ile belli bir kurgu… Bir filmde dana ne olsun ki? Filmi 3D olarak izlemedim ama filmde yeni türetilen sineğimsi uçan böceklerin dışında hiç bir şey yok.

Sanıyorum senaryoyu yazarken arkadaşlar çok düşünmüşler. 3D film yapalım demişler. 3D’yi en iyi uçana kaçanla veririz diyerek ortalığa böcek koymuşlar (ateş böceğiydi sanırım). Bunların uçması haricinde ben 3D’lik bir sahneye rastlamadım. Diğer kısımlarda da kaale alınabilecek sahne yoktu. Kısacası film bana çok gereksiz geldi.

Filmin açılışı insanlar üzerinde deney yapan bir bilim kadınının konuşmaları ile başlıyor. Bu kişi her ne hikmetse deneylerini küçük çocuğunun yanında yapıyor. Bu sırada hamile olan ve denek olarak kullanılan kadın, doğum yapıyor. Bir gürültü ile bilim kadınına bir şeyler oluyor ve bu sırada jenerik akmaya başlıyor.

Jenerik sonu yıllarca öteye gitmişiz. Bilim kadınımızın oğlu büyümüş, annesinin tüm o yaptığı deneyler yüzünden bunalıma girmiş kendini suçlu hissediyor. Bu sebepten dolayı tıp eğitimini yarım bırakmış. Neden tıp eğitimi almaya gitmiş o da ayrı bir konu. Velhasıl kelam bilim kadınımızın oğlu Brian bir sabah annesinin öldüğünü ve kendisine büyük bir miras bıraktığını öğreniyor. Burada arkadaşlarının Brian’ın evine girme ve onu uyandırma sahnesi de bir tuhaf. Adam Brian’ın telefonunu çaldırır kapıyı yumruklar ancak Brian uyanmaz. Arkadaşı eve girer uyuyan Brian’ın üstündeki örtüyü çekince Brian birden sıçrayarak uyanır.

Brian’a annesinden deney yaptığı ve sağlık merkezi olarak kullandığı tarihi bir yer kalmıştır. Brian’ın arkadaşı Simon’un ise bu mekanla ilgili düşünceleri vardır. Brian’ı kandırıp burayı bir otele çevirtmek ister. Velhasıl kelam Brian, arkadaşı Simon, Onun sevgilisi Kimberly, yanlarına bir kaç kişiyi daha alarak, bu eski yardım merkezine giderler.

Bir ormandan geçerler, her yer karla kaplıdır. Ancak arabalarını bıraktıktan sonra da saatlerce yürürler. Ben burayıda anlamış değilim neden saatlerce yürüyorlar? Bu büyük merkeze hiç mi yiyecek içecek insan gelmiyordu, bunlar nasıl taşınıyordu? Neyse içeriye girerler onları kapıda bir kadın karşılar ve binayı gezdirmeye başlar. Gezerken bir gizli geçit bulurlar ve binanın arkalarındaki işkence odalarına doğru yol alırlar. Tabi bu arada teker teker kaybolmaya ve ölmeye başlamışlardır.

Binanın içi sıcaktır ancak kimse neden sıcak olduğunu sormaz. Bu arada elemanlarımız binaya girerken onlardan önce binada biri bir güç tarafından içeri çekilir. Ancak bu kadını öldüren aynı yaratıklar ise filmin sonu ile bir çelişki var demektir. Bu arada aklıma filmin Türkçe ismi geliyor. Saklı Ruh. Demek ki ortada bir ruhta var.

Bütün cinayetlerin filmin ilk başında doğum yapan annenin çocuklarının başının altından çıktığını görüyoruz. Tabi burada birde zaman kargaşası içine düşüyoruz. Yıllar sonra Brian ve ekibini karşılayan bu kadın. Filmin başında o gürültüde ne oldu? Biri mi öldü?. Bilim kadının ölümü hangi zamanda oldu? Bu süre zarfında çocuklar nasıl yaşadı? Filmde en büyük çocuk 12 yaşlarında gözüküyor ancak Brian’ın yaşı 30′lara vurmuş…

Neyse anlayamadığım kısımları burada bırakıyorum ve daha fazla kafa yormuyorum. Film kendi içinde oldukça çelişkili ve olan biten hakkında doğru düzgün bir bilgi vermiyor. İki ses efekti, bir uçan sinek, ağzı tuhaf iki tane çocukla, üç beş ölen insanla işi kurtarırız demişler ancak olmamış. Ne gerilim, ne korku filmde hiç bir şey yok…

Sonuç olarak vaktinize harcamayın derim. İtalyanlar ve Kanadalılar bir araya gelmiş bu filmi mi çekmiş anlayamadım. Ancak filmde tek güzel şey, balta girmemiş ormanların bembeyaz karla örtülü görüntüsü. Hatta sadece buralar izlenirse filmden daha büyük zevk alınabilir.

Yönetmen: Antoine Thomas

Senarist:

Mariano Baino hikaye
Coralina Cataldi-Tassoni hikaye
Alan Smithy
Alana Smithy

Oyuncular:

Sean Clement Brian Karter
Simonetta Solder Haley Gable
Jordan Hayes Vicky
Jason Blicker Simon
Bjanka Murgel Kimberly
Devon Bostick Lucas
Elliott Larson Haley’s Son

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt1664664/

Related Posts with Thumbnails
Share on TwitterShare on TumblrShare on MyspaceShare via email