Archive for the ‘Kanada Sineması’ Category

 

 

Heyecanlı bir şekilde başlayan, ancak sıradan bir şekilde devam eden fantastik bir dizi Lost Girl. Neden heyecanlı başlamasın. Sevişerek güçlenen ve bir succubus var karşımızda. Güce olan açlığı bol bol sevişmesi ile ilk bölümlerden dikkatimizi çekiyor. Hem de kendisinin biseksüel olması cabası. Ancak Bo (succubusumuzun adı) düzenli bir hayat sürememektedir. Çünkü sevgililerini bu açlık yüzünden öldürmektedir. Bu sebepten dolayı sürekli kaçar ve kimlik değiştirir.

 

Hikayemiz ise onun son cinayeti ile başlar. Bo kendini kontrol edememekte ve insanları istemeden öldürmektedir. Polisler bu konuyu araştırmaya başlarlar ve Bo’nun izini bulurlar. Kendi kimliğini araştıran Bo o günden sonra bambaşka bir dünyanın varlığından haberdar olur. Dünyada bunca yıldır kendilerini gizlemiş olan Fae’lerden birisidir kendisi de.

 

 

Bo kendini aramaya devam ediyor. Bu sırada sıradan bir insan olan (bence hiçte sıradan değil, her eve lazım) Rus Kenzi ile ile tanışıyor. Kenzi kendini zorla Bo’ya yamıyor desek yeridir. Bo ise Kenzi’ye zarar veririm düşüncesi ile pek ona bulaşmak istemiyor ancak bir süre sonra beraber yaşamaya başlıyorlar. İlk sezon itibari ile Bo’nun bu arayışı ekrana geliyor. İzleyici ile birlikte Fae dünyasını keşfetmeye başlıyor.

 

Ancak Fae’ler aydınlık ve karanlık Fae olamak üzere ikiye ayrılmış ve Bo’dan bir seçim yapmalarını istiyorlar. Bo her iki kısmı da seçmiyor ve bu sebepten dolayı her iki kısım içinde dedektiflik yapma işine soyunuyor. Bizde her bölüm, ayrı bir macera izliyoruz bu şekilde. Tabi bu tarafsızlık her iki tarafında pek işine gelmiyor. Herkes onu kendisine çekmeye çalışıyor.

 

 

Bo kendisini yakalayan polis memuru ve kendisi gibi Fae olan Dyson ile bir ilişki yaşamaya başlıyor. Dyson bir kurt adam olduğu için Bo ondan yeterinde beslenebiliyor da. Bu şekilde nasıl duracağını da öğreniyor. Ancak ikisinin arası bir süre sonra bozuluyor. Tabi bu da ayrı bir hikaye. Dizinin bir diğer şahısı ise, Trick. Trick kan yazıcı yani kanıyla olacaklara yön verebiliyor. Aydınlık ve karanlık Faeler arasındaki büyük savaşta kanını kullanarak geçici bir barış anlaşması imzalatmış.

 

İkinci sezon ise bu paralelde daha az erotik geçiyor. Bo’nun bilince varması, kendi yolunu seçmesi, Dyson’dan ayrılması Fea’lere bakan doktorla olan ilişkisinin bozulması bunlara etken. Bo kendi hakkında daha çok şey öğreniyor ve kendi yolunda daha emin adımlar atıyor. Bu arada yeni Ash (aydınlık tarafın lideri) gizemini çözmeye çalışıyor.  İkinci sezon üçüncü sezonun zaten bilgisini veriyor bize.

 

Bo ailesini aramaya devam ederken, bir felakette yaklaşıyor. üçüncü sezon büyük ihtimal Bo’nun bu felaketi önlemeye çalışması ile geçecek. Burada Trick ile karşılaşacağı zorluklar dünyanın yeniden şekillenmesinde rol alacak gibi. Bunu göreceğiz.

 

 

Kısa bir özet gerekirse, iyi başlayan sonra sonra dozunu düşüren bir dizi Lost Girl. Oyunculuklar çok iyi diyemeyeceğim. Bir çok bölümün hikayesi zaman geçsin diye yazılmış. Parçaları topladığınızda tutarlı bir şey geçmiyor elinize. İlk sezonun ortasına kadar kendini izlettiriyor ancak daha sonra beklediğini bulamadığın zaman dizinin gününü gözlememeye başlıyorsunuz. Bu dakikadan sonra benim için diziyi izleme sebebim Kenzi oldu. Ancak şimdi ikinci sezon finali itibari ile anladığım kadarıyla, üçüncü sezon daha iyi geçecek. Fantastik dizileri sevenler izleyebilir.

 

Yaratıcı: M.A. Lovretta

 

Oyuncular:

Anna Silk
Bo
Kris Holden-Ried
Dyson
Ksenia Solo
Kenzi
Richard Howland
Trick
Zoie Palmer
Lauren
K.C. Collins
Hale

 

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt1429449/

http://www.showcase.ca/lostgirl/

http://www.syfy.com/lostgirl

 

Son derece başarılı bir film olan Café De Flore Jean-Marc Vallée imzalı bir film. Film gerçek sevgi ve aşk üzerinde mistik bir anlatımda bulunmuş. Gerek müzikler, gerek başarılı konu ve kurgusuyla film göz dolduruyor. Aynı şekilde oyunculuklarda bu güzelliklerden nasibini almış. Filmde görüntü yönetmeni de oldukça iyi işler başarmış.

İki hikaye var filmde. Biri günümüzde bir birlerini küçük yaşta tanışarak aşık olmuş ve evlenmiş iki kız çocuğu sahibi kırkalarında bir çiftin, diğerinde ise 1940′lı yıllarda yaşayan down sendromlu bir çocuğa sahip genç bir kadının hikayesi. Filmin başından beri bu iki hikaye birbirine nasıl bağlanacak diye merakla bekliyorsunuz. Filmin dolambaçlı kurgusu da buna etken tabi ki.

Antoine ve Carol küçük yaşlarda birbirlerine aşık olmuş ve hiç ayrılmayarak yollarını evliliğe kadar yürütmüşlerdir. Birbirlerinin ruh eşi olduklarına inanmaktadırlar. Bu mutlu evlilikten iki tane de çok güzel kız çocukları olmuştur. Antoine ünlü bir Dj’dir. Müzik onların ailesi için bağlayıcı bir unsurdur adeta.

Bir gün bir partide Antonie, sarışın genç ve güzel Rose adında bir kız görür ve ondan hoşlanır. Rose’da Antonie’den hoşlanmıştır aslında ancak evli olduğunu öğrendiği için pek yanına yaklaşmamıştır. Bir süre sonra Antonie depresyona girer ve alkol almaya başlar. Günün birinde toplu terapide Rose ile tekrar karşılaşır ve birlikte olmaya başlarlar.

Antoine ve Carol’den ayrılma kararı verir ve ayrılırlar. Ancak Carole bunu hazmedemez. Antonie’nın yokluğu onu çok sarsar. Bir umutla Antonie’nin geri dönmesini bekler. Çünkü onlar ruh eşidir.

Jacqueline ise bebeği down sendromlu doğduktan sonra kocasının istememesi sebebi ile ondan ayrılmış ve çocuğunu kendi başına büyütmüştür. Jacqueline ile oğlu Laurent arasında büyük bir bağlılık ve sevgi vardır. Oğlunun küçüklüğünden beri Jacqueline onu kendisi zorluklarla normal bir birey gibi yetiştirmiştir.

Günün birinde Laurent’in sınıfına yine kendisi gibi down sendromlu bir kız gelince her şey değişir. Bu iki küçük sanki birbirlerine vurulmuştur ayrılmak istemezler. Tabi bu durum aileleri bilhassa da Jacqueline’i zor anlar yaşatır. Biricik oğlu bir kız yüzünden kendisini yok saymıştır.

Bu iki hikayede de araya giren iki sarışın kadın var. Her bir ikili de yıllarca kendilerini birbirlerine adamış. Yönetmen down sendromlu iki çocuğun iç dünyasındaki birbirlerine olan ilgilerini pek bıçak altına yatıramamış ancak bu durumu Rose, Antonie ve Antonie, Carol ilişkilerinde oldukça başarılı bir şekilde vermiş.

Tabi finali yada bağlantıyı anlatıp bu güzel filmin içine etmek istemem ancak bu iki hikaye çok ince ayrıntılarla ustaca birbirine bağlanmış. Akıcı kurgusu, dram yüksek doza eriştiğinde bile düşmüyor. Film bir solukta izleniyor. Film başarılı izlenmesi gereken bir film. Bununla eş değer olarak kesinlikle film müziklerinin de edinilmesi lazım.

Yönetmen – Senarist: Jean-Marc Vallée

Oyuncular:

Vanessa Paradis
Jacqueline
Kevin Parent
Antoine Godin
Hélène Florent
Carole
Evelyne Brochu
Rose
Joanny Corbeil-Picher
Juliette
Rosalie Fortier
Angéline

Linkler:

http://filmekimi.iksv.org/tr/Filmekimi.asp?day=1&FID=27

http://www.imdb.com/title/tt1550312/

Related Posts with Thumbnails

* İlerleyen günlerde bu blogta... *

Colombiana
Paranormal Activity 3
Chanranhan Yusan
La piel que habito
Real Steel
L'autre monde
Karadedeler Olayı
Damage
Ranpo jigoku
Paranmanjang
Endhiran
Elena Undone
Dorothy Mills
RA. One
Somos lo que hay

kda@kisiseldepresyonanlari.com
  • Snuff / Ölüm Pornosu – Chuck Palahniuk 07 Şubat 2012
        Ülkemizde, çevirmeni Funda Uncu’ya açılan dava ile oldukça gündeme gelen Ölüm Pornosu’nun 10. baskısını bende okudum. Reklamın iyisi kötüsü olmaz demişler, ahlak bekçiliğine soyunan bir takım kişiler bu şekilde kitabın reklamını da yapmış oldular. Normal şartlarda kitabı sadece Chuck Palahniuk’u tanıyanlar alacaksa şimdi daha büyük bir kesime erişti o da […]
  • Pazartesi Sendromu Kuşağı 06 Şubat 2012
    Tweet […]
  • Ah bu yangın beni öldürüyor yavaş yavaş… 05 Şubat 2012
    Midemdeki yangın… Yavaş yavaş bağırsaklarımdan gürültüyle süzülen… Son zamanların en şiddetlisi… İçime kaçan canavarın garip sesleri… Içimde yaşayan… Sürekli bastırdığım… Yaşamasını psikolojik bir sorun olarak gördüğüm. Şimdi ise büyüyen… Yüzüme yansımış bir ejderha gülümsemesi. Iyiyi oynamak doğal bir yetenek. Her insan iyi doğar, sonra kötü olur. En büyük […]
  • Nasıl bir paranoyak olduk biz? 31 Ocak 2012
      Deprem olur Amerika yapar, güneş patlamaları olur nükleer testlerdendir. Sıçıyoruz, neden acaba?   Tweet […]
  • Pazartesi Sendromu Kuşağı 30 Ocak 2012
    Gün boyunca bu şarkı dilimdeydi ve ben bu şarkıyı İstanbul ve İstanbul yönetimine armağan ediyorum. “Karlar düşer, düşer düşer ağlarım / Hep ismini, hep ismini anarım…” Hangi anlamda isimini andığımı söylemeyeceğim kişiye özel olsun… Tweet […]

sevgili devletimizin (ki hükümetle orantılıdır) google ile alıp vermediğini çözebilmiş değilim... tabi sürekli google servislerini kulanlığım içinde ben de bu bloklamalardan nasibimi alıyorum.
Gördüğünüz üzre resimler gözükmemekte sitede. bunun sebebi yine google ait engellenip duran ip'ler arasında picassa'nında bulunması... Temennim resimlerin geri gelip bu yasakların kalkması yönünde. Ancak sanıyorum bir süre resimler gelecek gidecek...

bu blogta yazmış olduğum tüm girdiler aksini belirtmemişsem bana aittir. izinsiz kullanılmaması, kullanıldığı takdirse ise link verilmesi rica olunur. ee ben kullanırım sana ne deyip yukarıda yazdığım cümleye aykırı davranan olursa, ona kafa göz Allah ne verdiyse girerim... he bide baktıkları yerde mahkeme duvarı görürler... blogun film blogu olması sabebi ile yayınlanan görsel materyaller tanıtım amaçlıdır ve yayın hakları yapımcı şirkete aittir...

hatırladığım kadarı ile film ve kültür sanat bloglarını sıralamaya çalıştım... eğer yoksanız listede bir mail atıverin ekleyeyim...
Beneath the ground /
içten Chan /
korEsintisi /
Lafea /
Megami Sama's Blog /
Ninja'nın Kung Fu ile İmtihanı /
Rendered Beauty /
SinemAsia /
SinemayaDair /
Uzak Sinema /
Yasak Film /